ÖNEMLİ!!! BLOĞUMUZ www.siddetsizlik.org SİTESİ ÜZERİNDEN GÜNCELLENEREK DEVAM ETMEKTEDİR!

Şiddetsizlik, şiddetsizlik antrenmanları ve yöntemleri üzerine gerekli bilgilere, dokümanlara, makalelere bu siteden ulaşabilirsiniz.

TEMEL KAVRAMLAR 4: cinsiyetçilik



ŞİDDET VE CİNSİYETÇİLİK

Cinsiyetler arasındaki ilişkiler, şiddetin yaygın olarak varolduğu bir hayat alanında sürmektedir. Genel anlamıyla cinsiyetçiliği, kadın ve erkek cinslerine atfedilen roller bağlamında, bir cinsin diğerinden üstünlüğünü içermesi ya da kadınların tabi konumlarını ifade etmesi açısından şiddetin nedeni olarak görmek mümkündür.
İnsanlar dişi ve eril özellikler taşıyarak doğarlar, kız ve oğlan çocukları olarak gelişirler, genç kızlık ve delikanlılık dönemlerinden geçerler ve nihayet yetişkin kadınlar ve erkekler haline gelirler. Bu süreç içinde her iki cinsiyet grubu da kendileri için uygun davranışların ve tutumların, rollerin ve aktivitelerin neler olduğunu ve diğerleriyle nasıl ilişkiler kurmaları gerektiğini öğrenirler. Bu öğrenilmiş davranışların tümü toplumsal cinsiyet kimliğini oluştururlar ve toplumsal cinsiyet rollerini belirlerler.
Cinsiyet rollerinin belirlenmesi, aslında, anne karnında başlayan bir süreçtir. Doğacak çocuğun kız ya da erkek olması, hem annelerin tanımlamaları hem de doğum hazırlıkları bakımından toplumsal cinsiyet etkilerini taşımaktadır. Bir grup kadın öğretmenle, cinsiyetçilik üzerine yapılan çalışmada; anne karnındaki kız çocuklar için yapılan tanımlamalar; annenin ezikliği, pembe giysi, çiçek isimleri, oyuncak bebek, erkek öykünmesinin olumlanması, beslenmeye özen gösterilmemesi biçiminde ifade edilmiştir. Erkek çocuklara ilişkin tanımlamalar ise; soyun devamı, miras, onur, mert, aslan gibi isimler, oyuncak olarak top, yönlendirici olma, aktiflik, kadın öykünmesinin şiddetle reddedilmesi biçiminde olmuştur.*
Erkeklerin, çocukluklarından başlayarak “gerçek” erkeğin kadından üstün olduğu mesajıyla bombardıman edildiklerini belirten French; böylece, erkeklerin, kadınların davranışlarını denetleyebilecekleri, kadınlara sözle ve fiziksel olarak saldırıda bulunabilecekleri yönünde bir inanç sahibi olduklarını söylemektedir. “ Bu erkeklik taslama öylesine güçlü ve yaygındır ki, bir kadınla ortak ve eşit düzeyde ilişkisi olan bir erkek bile, etrafta başka erkekler olduğu zaman ona karşı tavrını değiştirerek üstünlük ve egemenlik taslayabilir. Böyle davranışlar, erkeklerin kendi doğalarında “erkeklik” olmadığına inandıklarını, bu kavramın ise hem başka erkeklerin düşünceleri, hem de bağımlı durumdaki bir kişinin ya da zümrenin varlığı yüzünden geliştirildiğini düşündürür. Bu nedenle erkek kimliği son derece değişkendir, bu değişkenlik çoğu zaman öfke nöbeti şeklinde dışa vuran kaygılara neden olur.” (Marilyn French)
Toplumsal yaşamın her alanına örülmüş olan cinsiyetçilik, kadınların bedenlerine, sözlerine, yaşama haklarına el konulabilmesini mümkün kılmakta ve dolayısıyla kadına yönelik şiddetin her biçimi şiddet tanımlamasına dahi sokulmadan meşrulaşmaktadır. Bunların görünür kılınması, buna işaret etmenin yolu ise sisteminin nasıl işlediğinin toplumsal cinsiyet, ataerki gibi kavramsal araçlarla analizinden, deşifre edilmesinden geçmektedir. Ve tabii çok merkezli olarak tanımlanan iktidara yönelik her alanda mücadele gerekmektedir.
Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, toplumsal ve kültürel olarak belirlenmiş cinsiyeti, biyolojik cinsiyetten (sex) ayırmak üzere kullanılan bir kavramdır. Cinsiyet (sex), insanların doğuştan biyolojik olarak belirlenmiş dişilik ve erillik özelliklerini tanımlar. Toplumsal cinsiyet ise, toplumsallaşma süreci içinde edinilen kadın ve erkek olma özelliklerine işaret eder. Kadınların ve erkeklerin toplumda üstlenmiş oldukları işlerin ve yerine getirdikleri rollerin, doğal ve kendiliğinden bir iş bölümünün sonuçları olmaktan çok genelde kültürel olarak belirlenmiş ve zaman içinde değişebilir olduklarını göstermeye yarar.
Toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak verili olduğu farz edilen "cinsiyet"in tersine toplumsal olarak kurulan şeyi göstermek amacıyla kullanıldığı gibi, biyolojik cinsiyetin, beden yapısının kendisinin toplumsal anlamlandırma ve yeniden tanımlamanın konusu olduğundan hareketle, bir ayrım yapılmadan kullanılmaktadır.
Toplumsal cinsiyeti; ekonomi, ideoloji, aile ve politika gibi başlıca toplumsal kurumların parçası haline getirilmiş bireylerin beklenti biçimlerini kuran, günlük hayatın işleyişini düzenleyen çok kapsamlı bir toplumsal kurum ve aynı zamanda kendi başına bir varlık olarak tanımlamak mümkündür (KANDİYOTİ, 1996).

Yaygın kullanımıyla biyolojik cinsiyet ayrımına verilen toplumsal anlam olarak tanımlanan toplumsal cinsiyet; ırk, sınıf, etnik köken, yaş gibi bir toplumsal kategori (ile etkileşim halinde) olarak görülmektedir. İdeolojik ve kültürel bir yapı olarak yaşam alanında yeniden üretilen toplumsal cinsiyet, bu yaşam alanına ilişkin pratikleri etkiler.
Kadınlara yönelik şiddetin en meşru görüldüğü alanlardan biri olarak aile içi şiddet, Türkiye’de kadın hareketinin ilk dile getirdiği ve çözümüne yönelik politikalar oluşturduğu konudur.
Kadınlara yönelik aile içi şiddet, “kadın üzerinde güç ve üstünlük dayatıcı, onu aşağılayan ve ikincil bir konuma itici, yapmak istemediğini yapmaya ya da yapmak istediğini yapmamaya zorlayarak engelleyici, dolayısıyla kadının kendi bedeni ve kimliğiyle taşıdığı ruhsal bütünlük ve benlik algısını parçalayıcı vb. tüm davranışlar dahil olmak üzere; erkeğin eşi ile arasında bir egemenlik ilişkisi kurmaya/sürdürmeye yönelik gizli ve açık her türlü saldırı yoluyla, kadına yöneltilen fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik acı çektirme ve zarar eylemi ve/veya tehdidi” olarak tanımlanmıştır.
Toplumsal cinsiyet ilişkileri, güç (iktidar) ilişkileri çerçevesinde düşünülmelidir. Güç ilişkileri, bireylerin veya grupların var olan toplumsal, siyasal ve iktisadi sistemleri ve normları değiştirme kabiliyetine sahip eylemleri başlatmaları ve bunların sonuçlarının belirlenmesi olarak tanımlamak mümkündür. Böylece güç ilişkilerinin, toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki eşitlik veya eşitsizliklerin oluşumunu belirlediği söylenebilir.
Kadınlara yönelik eril şiddeti hayatın her alanında görmek mümkündür. Kadınların bedenleri ve kimlikleri üzerinde tahakküm kurma amacındaki şiddet, hem toplumdaki şiddetin yaygınlaşmasına katkıda bulunmakta hem de buradan beslenmektedir.



* Eğitim-Sen, 1998 yılında yapılan cinsiyetçilik çalışması. Öğrenme sürecinin yeni bir yolu olarak, katılımcı eğitim yöntemi ile deneyimin bilgisini ortaya çıkarma amaçlı bir çerçevede, cinsiyetçilik üzerine konuşmalardan aktarılmıştır.